Simitçi

Güneş, kendini yeni ısıtmaya başlamıştı..

‘Simitçi!..’ diye bağırdı, caddenin orta yerinde.

Çocuk, bir simit satacak olmanın umuduyla sesin geldiği yöne doğruldu.

‘Evladım’ dedi; bir simit verir misin?..

‘Buyur amca’ diye karşılık verdi, kalbi pırıl pırıl simitçi çocuk.

Simidi alır almaz, tüketmenin derdine düştü.

Çocuk, simit satmanın verdiği mutlulukla güneşinin yüreğine doğduğunu hissetmeye başlamıştı.

Şehrin en işlek caddesinde kimseler yoktu. Bir o, bir simitçi çocuk, bir de sessiz çığlıklar…

Simitçi bir yana, o bir yana yürümeye başladı.

“Kim bilir, ömrümüzde kaç defa yol ayrımlarıyla karşılaşıyoruz? Fakat kimi zaman seçtiğimiz yanlış yönler sebebiyle, hayatımızı karanlıklara sürüklüyoruz.” dedi.

Hem simidini yiyor, hem de yürüyordu. Bir kedinin miyavlama sesiyle durdu ve sese yöneldi. Tam arkasında, bütün masumiyetiyle duran bir kedi vardı.

Acıkmış olabilir düşüncesiyle, elindeki simidini kediyle paylaştı. Kedi miyavlama işini bırakıp, simide kendini teslim etti.

“Dünyada insanların birçoğu açlıkla mücadele ediyor. Kimimiz payımıza düşenlerin fazlasını almaya çalışırken, kimimiz bir lokma ekmek yemenin derdine düşmüşüz. Paylaşmak, hayatımızda kayıplarda aranıyor.” ifadelerini yüreğinin düşünce kanallarından geçirdi.

Kedinin yanından kaçırdı kendini farklı âlemlere.

Güneş, ısınmaktan kızarmaya başlamıştı..

Hayatını deniz suyuna benzetti. Bir ömür pişmanlıklarla, ‘iyi ki yaptım’ dediği davranışlarla doluydu. Geriye bıraktıklarından yalnız yaşadığı an kalmıştı.

Cadde, sessizliğini bozmuş, yavaş yavaş hareketlenmeye başlamıştı. Yürürken binanın kenarında büzülmüş vaziyette duran bir çocuğu fark etti. Çocuğun üzerinde incecik bir elbise vardı.

Göz bebeklerine baktı; bir karanlık gördü.
Işıklandırmak istedi, pırıl pırıl gözlerini.

‘Ne oldu çocuğum?’ diye sordu.

Çocuk başını kaldırdı ve “Hayattaki güvencem olan babamı kaybettim” dedi.

İkisinin de yüreğine sessizlik düştü.

“Geri dönüşü olmayan bir yola girmişsin. Yalnızlık çölünde, su aramaya koyulmuşsun. Hayatta her insan, güvencelerini kaybeder zaman zaman. Çevremizden o kadar habersiz yaşıyoruz ki olup bitenler umurumuzda değil.” deyip ayrıldı.

Garip hislere bürünmüştü. Sanki gördükleri, hayatı özetliyordu. Yediği simit, boğazına düğümlenmişti. Yürüdükçe yürümesi geliyordu. Henüz ömrünün sekizinde yere kapanmış kız çocuğunu gördü.

“Seni gökyüzüne bakmaktan alıkoyan nedir?” diye sordu. Kızın verdiği cevabı duyunca, ürperdi.

“Sevgimin kaynağı annemi kaybettim amca; şimdi sevgi dileniyorum insanlardan.” açıklamasında bulundu.

“Sen bizden şanslısın. En azından kaybettiklerinin farkındasın. Sen sevginin kaynağını, biz hayatımızı sürdürmek için gerekli olan yüreğimizi kaybetmişiz. Yanlış yerde, yanlış şeyleri arıyorsun.” diye karşılık verdi.

Zaman ilerliyor, o peşinden koşmaya çalışıyordu. Güneş, şehrin hiçbir yerinde karanlık bir nokta bırakmamıştı. Aydınlanamayanlar, yalnız gözlerin görmediği ve gönüllerin hissedemediği mekânlardı.

Nereye gittiğini unutmuş bir şekilde yürürken, uzaklardan kulaklarına bir müzik sesi geldi. Yaklaştıkça müziğin ritmi de artıyordu. Vardığı yer, bir eğlence merkeziydi. Kapıdan içeri adımını attı, gördükleri karşısında üzerine dağlar çöktü. İnsanların hiçbiri kendinde değildi.

“Bu da hayatın renkleri olsa gerek. Gece sabahlara kadar eğlenip içenler. Sonunda kadar açılan müzik sesi. Dışarıda yaşanan hayatlardan bihaber olanlar. Öte yanda bir umut, bir çıkış arayanlar.” diyerek düşündü utancından.

“Sözlerde kalan davranışlar. Çaresizlikler içinde hayat sürmeye çalışan insanlar. Boşa geçen ömürler. Umutların çalındığı bir dünya… Tüm bunlar arasında ‘mutluyum’ diye yaşayan, şuursuz insan toplulukları…” deyip gözlerini kapattı.

Kendi iç âlemine açıldı..

Emrullah Bayrak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir