ŞEHİT!..

Dünyaya adım atmak için sadece bir perde kalmıştı. Mutluluğun esintilerini perde arkasından hissediyordu. Annenin her dokunuşu ayrı bir huzur veriyordu. Baba, sert meltem rüzgarları gönderiyordu. Beslenen hislere karşılık, varlığını tekmeleriyle gösteriyordu.

Bilemezdi; kahpe kurşunların cehennemini, mutluluk bahçesinde hazan mevsimi yaşayacağını.

Annenin içi kıpır kıpır
Babada her daim bir tedirginlik
Hayat bir yolculuksa; gidecek yolu iyi seçmek gerek. Baba yolunu çoktan seçmişti. Başkalarının huzuru için karşılığında canını adamıştı. Bir avuç vatan toprağı için değil can, alemi versen yeridir. Bu uğurda, tarihe not düşen nice canlar vardı. Bunun ne demek olduğunu anlamazdı, kahpeliğini yarıştıranlar. Hergün kaderdaş’ların toprağa düşüş haberleri gelse de “Girdik reh-i sevdaya, cünunuz, bize namus lazım değil.” diyordu.
Yüreği çağlayandı;

Her şehidin ardından bir yakarışı vardı

– Hep bu son olsun dedik; son olmadı
Kanın yerde kalmayacak dedik; yerde kirlettik
Geride bıraktığın gözyaşlarını dindiremedik
Kanını, sınırlarında kirlettik
Kirlenmiş yüreklerimizle “El Aman El Aman Allah’ım” dedik; olmadı.
Gönüllerimiz yangın yerine döndü
“Yandım, bir su ver” diyen çıkmadı
Kirlenen ruhlarımızı sende temize çıkarmaya çalıştık
Karanlığın kör kuyularında, güneşe hasret duygularımızla ağladık
Gözyaşlarımız, cehennemimizi söndürmeyip ateşimizi alevlendirdi
Sensizlik, sokaklarımıza sindi
Hasretin, en çok da emanet bıraktıklarını vurdu
Tabutuna sarılan evlatlar, feryadı Arşa yükselen eşler
Cehennemin narında dağlanan analar-babalar
Çaresizlik içinde resmine sarılıp ağlayan kardeşler
Kurşun gibi hava
Yay gibi gerilmiş çelikten sineler
Dokunsan ağlayacak duygular
Rahmetin kapısında merhamet bekleyen biz kullar
Bir yanım kan, bir yanım irin
İlk emir oku
Bize düşen kalem değil barut
Yaşadıklarımız sonsuzluk mavisi değil
Cehennem ateşi
“Rabbena, dediler, nefsilerimize zulmettik, eğer sen bize mağfiret etmez, merhamet buyurmazsan şüphe yok ki hüsrâna düşenlerden oluruz.” ayetiyle sarsıldık
Velhâsıl biz kapı kulların yoldan saptık.-

Bir yol seçmişti; bir de bu yola destek olacak hayat arkadaşını. Onun geleceğinin haberini alınca da cennet bahçelerinde hissetmişti. Şu hayatta daha başka ne istenebilirdi ki…

Babalıktı dünyayı kaplayan, ‘evladım’ deyip sarılan. Annenin dünyası, onun hülyalarına kaymıştı. Minik ellere dokunacaktı, sırdaşı olacaktı. Birlikte babayı uğurlayacaklardı. Gün gelecekti, büyüyecekti, kuş olup uçacaktı. Ama olsun, ki bunları düşünmek henüz erkendi. Hele bir hayırlısıyla dünyaya adım atsın; gerisi teferruattı. Duaları yavrusuna kavuşmaktı.

Bilemezdi acının, acı üstüne ekleneceğini…

Görünürde iki kişiydiler, üç kişi gibi davranıyorlardı. Her mutluluğu onunla da paylaşıyorlardı. O ise bir perde arkada, heyecanla onları dinliyordu. Duyduğu sesler karşısında kıpır kıpır oluyordu. Kendini alamayıp, ‘ben burdayım’ der gibi tekme atıyordu, anne-babaya eşlik ediyordu.

Dışarda mevsim sonbahar; içerde bahar. Varsın dışarısı sonbahar olsun; varsın hava kurşun rengine bürünsün; varsın kara bulutlar inadına üzerine gelsin. Vardı ya bir anne…

Korurdu, kollardı her türlü kötülüğe karşı
Sarardı sarmalardı ama asla üşütmezdi
Bir ‘anne’ dese, iki eli kanda da olsa koşardı yanına
Babayı huzurlu kılan yuvasıydı. Birlikte geçirilen her vakit, cennet yamaçlarında yaşamak gibiydi. Bunun adı, tarifi olmasa da mutluluktu.

Yeni bir gün
Başlangıcı sıradan
Sonu kara
Güneş, bulutların arasından dünyaya gülücüklerini göndermeye çalışıyor. Dünyanın ise gülecek mecali kalmamış. Akşamı hisseden sabah, gözyaşlarını yeryüzüne boşaltıyor. Olacaklardan habersiz anne-baba, her zamanki hengamede.
Baba vatan bekçiliğinde
Anne evladının kokusunda
Herşey bir kader çizgisinde

Akşam olunca alışveriş yapılacaktı. Odak noktası evlattı. Sabah pusluydu, bilemezlerdi akşamın da kararacağını. Zamanın acelesi vardı, dünyayı tüketmesi gerekiyordu. Ömür dediğin zamanlı zamansız göz açıp kapayıncaya kadar biterdi. Hayak iki nefes arası; alırsın veremezsin, verirsin alamazsın. Ecel kahpelerin elinden de gelebilirdi.
Işığı karanlık bastırmak üzereydi. Gün batarken, batan bir hayattı. Ateş elbet düştüğü yeri yakardı. Rüzgarı çevresini kavururdu.

Perde arkasında da bir huzursuzluk başlamıştı. ‘Çıkarın beni. Çok daraldım, nefessiz kaldım.’ der gibi davranıyordu. Sürekli bir hareketlilik, huysuz bir çocuk gibi. Anne dokunarak sakinleştirmeye çalışıyordu. Bu dokunuşlar onu sükunetin kıyılarına götürmüyordu. Kaynayan bir volkan gibiydi.

Bir heyecanla çıktılar evlerinden, cennetten bir köşe yuvalarına kavuşmak için. Babayla her zamanki pazar alışverişi yapılacaktı. Bilemezlerdi, her ayrılığın vuslata erişmeyeceğini. Geçtikleri sokaklar, tehlikeli ve sarptı. Maskelerini takanlar, sokak başlarını tutmuştu. Bir gölge gibi takip ediyorlardı.

Anne biliyordu bir can taşıdığını. Baba bir devletti. Az sonra devletlerinin yıkılacağını bilemezlerdi. Paramparça hayatlara bir yenisinin daha eklenecağini. Karanlık bastırınca yeryüzünü, kahpeliğin de arkadan gelmesi elzemdi. Çekilen bir tetiğin perde arkasında, kimleri yangın yerine çevirdiği bilinmezdi.

Canı çekti, meyve tezgahı üzerindeki meyveyi.
Kırmadı baba, bu can çekişi.
Perde arkasından bağırdı: Gitme, yıkma hayallerimizi.
Feryadını yankısı kendisine döndü. İki hasretle meyveye uzandı baba. Dokunmadan meyveye, kurşun düştü kaderine.
Kurşun sesi sokakta yankılandı
Annenin bağrına hançer saplandı
Perde arkasında çaresizlik vardı

‘Babam’ diye feryat etti. Yeri göğü inletti, sesi boşluğa düştü. Duyan olmadı. Anne ciğerinin ateşi, perde arkasında cehennemi yaşattı. Olsaydım hayatta, kol kanat gerseydim babama. Onun yerine düşen ben olaydım. Hiçbiri olmadı, sadece hissetti. Yüreğini poyraz rüzgarları kapladı; üşüdü.

Yere düşen, kurşun alan mı yoksa geride kalan mıydı; bilinmezdi. Kanlar içinde yatan babaya sarıldı anne. Biran unuttu perde arkasını; Kaderin üstünde de bir kader olduğunu. Sığındığı gözyaşları da yakıyordu tenini; soğutmuyordu. Acısını hangi kelimeye yüklese, dağılıyordu.

Bir yanda babam, bir yanda annem
Çaresizlik, kollarımı saldı iki yanıma
Nasıl bir dünya ki acımasız

Annenin feryadı Arşa yükselirken, aklına düştü, bir perde arkada duran. Sarıldı, sıcaklığını hissetmeye çalıştı. Ama sıcaklık gelmedi. Anladı ki o da buz kesmişti. Olsun du, bu acıyı birlikte paylaşacaklardı. Bir acısına sarıldı, bir yavrusuna.

Bilemezdi acısına fazla sarılmanın getireceği sonuçları. Perde arkasında kopan bir fırtına. Baba hasretine fazla dayanacak gibi değil. Buz kesmiş minicik bedenini, annenin yangın yerine dönen yüreğinde ısıtmaya çalışıyordu. Olmuyordu, titriyordu duyguları. Bu ayrılık ağır gelmişti. Bir perde arkada, son bulmuştu ömür.

Harfler bu defa boncuk taneleriyle değil gözyaşlarıyla dizilmişti. Kurulan her cümle, bam telini titretmişti. Bunu yalnız kelimelere dokunan bilmişti. Kelâm-ı ilâhî’ye sığınma zamanı gelmişti: “Allah yolunda öldürülenler hakkında ‘ölü’ demeyin. Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz.”

Tüm aziz şehitlerimize ithaf olunur…    

Emrullah Bayrak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir