Ne Yazık

Göklerin şimşeklerle yarıldığı,
Sabahlara kadar yağmurların
Hiç dinmeden yağdığı,
Çatısız ahşap köy evim
Seni çok arıyorum, özledim.
Öylesine kardeştik ki seninle,
Yağmur suları dolardı avluna.
Hatta toprak sedirlerin,
Boyluca uzandığı odalarına.
Ama olsun,
Sen kardeştin bize.
Değişmeyen gerçek bir dost belki de!
Güneşi soğururdum kıskançlıkla.
Gül bahçesi olur, değişirdin anında.
Dehliz gibi uzun avlunda.
Geçmek için bir başka odaya.
Epey bir zaman yürüdük,
Küçük adımlarımızla.
Bir saraydın benim için,
Yaşattıklarınla…
İnsanlar, hep farklı insanlar.
konup göçmezlerdi yalnızca.
Geceleri dolardı misafir odamız,
Sigara dumanı ve tanıdık simalarla.
Geceleyen Tanrı Misafirleri,
Her gece, yeniden.
Misafir olurlardı, odamıza.

Kahkahalar, lakırdılar arasında,
Derviş Dede başlar:
Kerem ile Aslı ve Köroğu’da,
Misafir olurlardı sırayla.
Kilim motiflerinin patika yollarında,
Tütün tabakalarını sürüyerek,
Konvoy olur yol alırdık yaylalara.
Yolumuzu aydınlatan güneş,
Duvardaki ondört numaralı lamba,
Hanımlar, oturma odasında oturmakta,
Kanaviçe işlerken ablam,
Sohbetler havadan sudan.
Gecenin karanlığında,
Yıldız gibiydi yedi numaralı lamba!
Hidayet Nine başlarken anılarına,
Kül bırakmazdı mangalda.
Gezeriz, biz de onunla
Tiflis’te Gürcistan’da.
Film bilseydik oysa;
Seyre dalardık odanın
Beyaz badanalı duvarlarında!
Nasipler boldur,
Uzun köy akşamlarında.
Eksik olmaz çaylar kavurgalar,
Küplerde kalmaz turşular, kavurmalar.
Sevinçli haberler devam eder,
Sabah kadar…

Bir buzağı doğdu, iki kuzu daha.
Çocuklarda gözler baykuş gibi
Ağızlar kulaklarında

Rüyada; yine sabanlar, karabasanlar,
Koşan insanlarla dolu harman yerleri,
Masmavi göllerde yüzen yaban ördekleri.
işte kuzular dans ediyor,
Karşı çayırda.
Ruhum dolaşıyor sonsuzluklarda!
Uyandırmayın ne olur,
Uyumak istiyorum,
Dört ucundan minareler yükselen
Babamın muhteşem karyolasında.

Şafak sökerken, “günaydın”
Bütün canlılara.
Sabaha kadar, ocak yaktıysan
Bulgur kazanlarına,
Şarkı söylemişsindir,
Göz kırpan yıldızlara,
Selam göndermişsindir,
Karşı köyde,
Uyku tutmayanlara!

Avludan yükselen bir armoni,
Ve kulağımdan hiç silinmeyen,
Senfoniye de merhaba!
Yapışan kirpiklerim arasında,
Süt makinasında gördüğüm
Annemin kolu.
İki beyaz çeşme akar döndükçe
Yaş olur bazen hala iki gözümde,
Sevimsiz ve tuzlu…
Yayığın iplerine kurdum,
Çocuğumun salıncağını.
Mütebessim ve gelecekten umutlu.

İşte köye ulaştı,
İlk kağnı arabasının gıcırtısı.
Bu kadar keyif çatmak,
Nazlı olana da azarı hak kılar.
Ama, şimdilerde insanlar:
Hep koşturmadalar,
Hayat çekilmez bir yük,
Çalışmak yorgunluk,
Gözlerde uykusuzluk,
Yüzlerde yansıyan huzursuzluk,
Koca bir mutsuzluk için:
Daha ne olsun ki?
Evlerin manzaraları bozuk!
İyi ki hayatı köyde tanımışım.
Delice akan Aras’ın kollarında çırpınmışım.
Feyzi bol sadakatli toprağın,
Aşıyla yoğrulmuşum.
Gelincik tarlalarından gelin almış,
Mor menekşelerle dost olmuşum.
Tabiatın saflığını,
Uçan kelebeklerle tatmışım.
Katıksız yaşamışım…

Bunlardır işte gönlüme doldurduğum,
Bereketli azık.
Biliyorum vefasızım, kızacaksın,
Dönemem istesem de.
Bana otuz yıl uzaktasın,
Çaresizim.
Ne yazık!

Alaattin Akyüz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir