Irmak yolu

Tırnağım camı kesiyor da kalbimi kesmiyor artık benim. Sırtımda yolun bütün yükü, bütün ağrısı. Saçlarım kum karası. Artık hiçbir şeye hayret etmiyorum. Çok derine inmek vurgun getirdi, iyilikten de güzellikten de yoruldum. Hiçbir şeye eyvallahım kalmadı.

Uçak ve müze biletlerimi saklamıyorum. Arkasına tarih atmıyorum hiçbirinin, bir cümle yazmıyorum. Kuru bir yaprak iliştirmiyorum takvimlere. Nerde kaç gün, kaç gece kalmışım? Sağa sola bıraktığım harfleri sökemiyorum. Birleştirip heceye geçemiyorum. Çok sıkıldım artık ben. Kalem değiştiriyorum.

Saltanat arzusuyla yanıp tutuşuyor, babası âb-ı hayat içmiş şehzade. Üstelik kan bedava bu kanunnamede. Oysa kocaman bir bulut geldi, üstümde durdu. Sesim geliyor, kendim görünmüyorum.

Emniyet kemerim takılı değil. Karşıdan karşıya da dikkatli geçmiyorum. Kısa sürmeyecek bilirim, anlık değil bu. Yol hali bu, gidip de dönmüyorum. Ben çok mutsuzum da farkında değilim galiba. Siz kalın, ben gidiyorum.

***

Hal böyleyken çıkıyorum yolculukların en tekinsizine. Denizden ovaya doğru iniyorum. Yolumu kesen ırmakları, daha az hevesli, hâlâ bir deftere kaydediyorum. Bazı cümleleri bilerek isteyerek tekrar ederken, “İki şehri iki zamanı bitmeyen bir kavgayı birleştiren bir köprünün başında” en ummadık zamanda çıkıyor karşıma Karasu. Bir uçurumun başında duruyorum. Derin sular sessiz mi akarmış? Aldanma. Haykıra haykıra geliyor Karasu. Kaynaya kaynaya. Kaynamak derinliğin şuuru. Derinlik kaynamakla başlıyor. Dalgın dalgın Karasu’ya bakıyorum. Oysa uyarmışlardı hani: O kadar dikkatli bakma! Sen de birlikte akarsın. Irmak durur hatta, an gelir sen akarsın. Gözümü alamıyorum.

Tatlıymış suyu bütün ırmaklar gibi. Ama tatlı suyun munisliğine de aldanma. Can vermek kadar can almak da ırmakların alışkanlığı. Mademki tatlı suda yüzmek zor, tatlı su her yerde can alıcıdır. Karasu çok can yakmıştır. İstersen al canımı! Köpüğüne bıraktığım yeşil yaprak, bir kâğıda yazıp da suyuna attığım ismim umurunda bile değil. Her hatıra bir ırmaktan hoşlansa da her ırmak gibi Karasu da sadece kendi türküsüne eğiliyor.

Köprüyü geçince bambaşka bir ırmakla karşılaşıyorum. Başlarken cılız bir su. Gümrah bir ırmağa dönüşüp genişlemesi zaman almıyor: Dersim Çayı. Irmakların en hızlı aktıkları yerin aynı zamanda bir pusu yeri de olduğunu tarihçiler söylemiyor mu? Dersim Çayı dert akıyor. Dayanamayıp ters akıyor. Cennetten çıkmanın bedeli bir çölden geçmek. Her ikimiz de ruhunda, bedeninde yanık izleriyle geliyor birbirine. Hiçbirimiz yekdiğerinden daha masum değil, herkes payına düşeni çoktan ödemiş olmuyor.

Bu ırmak yolunda. Tapacağı putları peşinen yontanların peşinde. Yavaş yavaş dibe vurarak. Kaç gözyaşı var omzuma attığım şalda? İçime sığdırmaya çalışıyorum, başaramıyorum.

Yo, o kadar kolay değil. Ben ne görüyorsam ırmak da onu görüyor. Ve gösteriyor göstereceğini. Sonunda çemberin uçları kavuşsa da hiçbir yolculuk başladığı gibi bitmiyor. Irmak bu, tutup omuzlarımdan silkeliyor. Bunca inziva, tevazudan değil kibirden olmasın? Çok yüzüm var benim, burada hepsi eşleşiyor. İçimde bulutlardan başka resim kalmıyor.

Ey ne göreceğimi bilerek hayal ettiğim nehir. Çölün ortasında bir nehir. Bir şey var ki büyük bir ırmakla bir kez olsun yüz yüze gelen, rengine bakıp sesini işitebilen, onun akışında, suyunda, dalgasında, kaynamasında, köpüğünde, uğultusunda, derinliğinde, her şeyinde, “kadim” olanın farkına varıyor. Gidebileceği kadar eskiye giderek her şeyle ortak olan o ilk kaynağa ulaşıyor.

Galiba tevatür değil, sahih; gaibden bu dünyaya akan ırmaklar var. Bu ırmakların birer eşi de göklerde akıyor. Bu dünya ile o dünya, be’nin noktası bir ırmak kapısından geçerek bir’leşiyor.

Bizi varlığın ana kaynağına götürdüğü için, gölleri değil nehirleri sevdiğimi fark ediyorum bu yüzden.

Ümit sonsuz. Büyük ırmağın kıyısında. Bu duyguyla. Gittim de geri geliyorum.

Nazan Bekiroğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir