Dili geçmiş zaman baharları

Yeşilden maviye, griden lâciverde. Nar çiçeğine. 

Havaya suya toprağa. Henüz cemreler düşmeden bile.

Fındık dallarında ilk üç yaprak yeşermeden.

Ağrı dağı eteğinde mor menekşe şelâlelerini köpürtmeden, çuha çiçekleri toprağı delmeden.

Ağaçların gövdesine su yürümeden, kuşlar hikâye söylemeye geçmeden.

Gelinlikli taş bebekler konuşmaya durmadan daha. Yürümeden koşmadan.

Billûr camekân içinde tebessümler sırçasını çatlatmadan.

İmajlar bir pazar kalabalığında mahfazasını kırmadan.

Ne var ne yok dört bir yana saçılmadan.

Bir nabız gümbürtüyle atmadan. Toprak, rayihalarını, papatyalarını henüz saçmadan.

Mavi gül açmadan.

Bahçeler beyaz, mor, kırmızı olmadan. İhtilâller patlamadan.

Ateş sardunyaları filiz, yaprak atmadan.

Kırkikindi yağmurları başlamadan, şemsiyeler bir tarafa fırlatılıp atılmadan.

Yağmur, ışığa kokuya boğulmadan.

Ağaçlar altında ateşler yakılmadan. Denizler kaynamadan. Gemiler suya gölge salmadan.

Her şeyi kemâle erdiren o büyülü dokunuş, dokunmadan.

Ocak ayında. Günler uzamaya başladığı anda.

Hani şeb-i yeldâ geçilmiştir ya nasıl olsa. Öyle bir akşam üzeri.

Ansızın.

Bir tarafa sıyrılan bulutların arasından gökler aralanır da, uzun zaman üzerine yeniden görünen soğuk, derin bir mavi.

Kışın en karasevdalılarının bile kayıtsız kalamayacağı bir berraklık göklerin renginde.

İlk fark ediş.

Beyazlar başka bir beyaz, maviler başka bir mavi.

Farklı bir mavi.

Neredeyse lâciverdî. Taşın üzerindeki gölgemde farklı bir ebruli.

Akşamın rengi öyle derinleşirdi.

Bütün bir bahar külliyatını anlaşılır kılan bir sevinç hâli.

Gölgeler batı yönüne öyle eğikken, demek vakit çok erkenken.

Aslında henüz hareket yok, daha çok erken.

Ama yine de suyun üzerinde gülün rengi, ağaçların üzerinde rüzgârın sesi başkalaşırdı.

Irmağın aynasının kendisine karıştığı ana damardan daha aydınlık olduğu zamanda.

Bütün renkler başkalaşır, bir olağanüstülük başlardı.

Ağaçlarda bir parılcak yağmuru, korudan yükselen buğu.

Rüzgârın sırtında bambaşka bir fısıltı.

Enginlerden kopa gelen ilk dalganın uğultusu. Suyun üzerinde bir tül okşaması.

Belli, kışın kara kısmı arkada kaldı.

Bir yerlerde baharın emri çıkmış, yolu açılmış. Gönderir nesi varsa, o kadarlaşırdı.

Geleceği kesinlikle bilinip de bir türlü inanılmayan şeylerin gerçekleşmesi gibi kuru dallar bir anda yeşerirdi.

Işık, renk, bulut. Kaldır başını, göklerin emri.

Bir vakit. Bir sezgi. Lâ-mekân.

Bir andı. Önümüz bahardı.

Bakmayın -dili geçmiş zaman kullandığıma. Gecikti bu yazı.

Vallahi yakın, çoktan başladı.

Nazan Bekiroğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir