‘Çanakkale hatırası’

İstemek, fatihlerin olsun. Bana ziyaret yeter. Yol hali bu. Kalemimden sıçrayan mürekkebin lekesi giderek daha ürkütücü büyürken çokça tanıdığım meyvelerin ağaçlarıyla karşılaşmaktan hoşnut, düştüm yollara.

Defalarca geçtiğim şehirlerden bir kez daha geçerek daha evvel hiç görmediğim kentlere ulaştım. Denizle arasına geniş ovalar girmiş liman kentleri vardı yolumun üzerinde. Yekpare sütunları, ürpertici tapınakları yerle bir olmuş, eceli ne ileri ne geri alınabilmiş. Bir kadının sevdasına adanmış şehirlere düştü yolum. Tavanı su, zemini su, duvarları su, evvel şehirlerden geçerek girdim kapılarından içeri. Dirileri karşılayan ölüler şehri. Bir kandil aydınlığında aktık birbirimize ölü gözlerimizle. Durmadım. Devam ettim.

Bazen, kapısından geçer geçmez kendisini gözler önüne seren, beyaz mermer şehirlere girdim; bazen, kendisini ele vermek için çokça basamak çıkmayı koşul koşan şehirlere. Kendi zamanını kaybetmiş kentlerin sokaklarında dolaştım gönlümce. Her defasında bir öncekinin yıkıntıları üzerinde katman katman yükselen öyle şehirler ki, parçalanmış kemikleri müzelik eşyaya dönüştürülmüş gladyatörlerin çığlıkları da kalmamıştı geriye, onları, gösterişli yüzükler ve toprağa bakan bir baş parmakla uğurlayan imparatorlara tutulan alkışlar da.

Bir İsa hüznü taşıyan zeytin bahçesinde tükendi yolum. Kendisi için defalarca savaşılan şehrin en üst katmanında karıştı, havada çarpışmış mermi çekirdekleriyle antik koku kaplarının helezonları birbirine. Dağılmış subay düğmeleriyle dağ kristali gerdanlıklar, altın “diadem”lerle kuruyan kan damlası, dişle tırnakla kazılmış siperlerle mağrur kentlerin temel duvarları, kilit taşları. “Çanakkale içinde aynalı çarşı”. Zülüf halkaları ile bir kafatasına kıyamete değin saplı kalacak bir misket arasındaki ani geçişi taşıyan kalbim.

Taşı bakalım şimdi ey benim kalbim. Ey benim her şeye müheyya kalbim. Buhur eyyamında, son menzilinden dönülmüş bir durakta. Şu zakkumun kızılca kıyamet gölgesi yeter. Serapa serinlik, serapa rûzigâr. Her şeyden vazgeçerim ki tarih içinde tarih, Çanakkale siyah-beyaz bir fotoğrafa yüklenir. 1915.

Bağdaş kurarak toprağa oturmuş bir bölük asker. Ama çileli. Ama yaralı. Ama vakur. Her şeyden vazgeçmiş ve her şeyi kazanmış. İnsan, fotoğrafın nadirattan sayıldığı böyle bir devirde bir fotoğraf kâğıdına hangi suretiyle düşmek ister? En güzel duruşuyla mı? En kendi oluşuyla mı? En sevdikleri, en sevildikleri, en kıymetlileriyle mi? Dikkatli bakınca, ön sırada, subayların arasında, bir ceylân. İki de yavru köpek. Muhabbetten ötesinin sonsuza kalacak bu fotoğrafta yeri olmasın. “Ben”; muhabbetten ibaret.

Bu, şefkatin, merhametin hangi duyuş noktası; Şefik’in, Rahim’in hangi tecellisidir ki, insan bir kan ve azap deryasının ortasında, ölümle kalım arasında bir ipin ucunda, varlıkla “bir” oluşu kalp damarının üzerinde ortak çarpış olarak taşıyabilsin? Bir bölük asker, iki yavru köpek ve bir ceylânla fotoğraf çektirebilsin, onları bu kıymetli hatıranın çerçevesine dâhil etsin. Haydi, dışarıda kalma! Gel bakalım, sen de gel! Biz buyuz, bu kadarız efendim. Fütursuz varlığımız, yaratılmış her şeyi, taşı, nebatı, hayvanatı, birlikte kucaklayacak denli geniş bizim! Hayatla ölümün tam ortasında, hem ona hem buna dâhil olduğumuz bu ruh yakazasında. Bu yüzden, bir şeyi değil, yaratılmış her şeyi! Biz bu yüzden savaşların dünyaya armağan ettiği “bunalımlı” nesillerden değiliz. Başkayız biz. Başkalığımız işte şu fotoğraf kâğıdının üstünde. Şu çerçevenin içinde.

Bunun sonrası yok. Kıyamete değin yok olmaz bu şehir. Ey güzel şehir. Ey bunca yangının ardından kalbime inen abartısız aydınlık. Bereketli ovalar üzerinde kutsal ve çileli kılınmış ey zeytin ağacımın yeşili. Ey yitirilmiş gölgemin sükûnetli temennisi.

Üzerimden bir kanat esintisi geçmiş gibi, gecenin bir vaktinde bir el dokunmuş da aniden uyanmışım gibi, pencereden karşıya bakmış da ürpermişim gibi.

Anladım buraya neden geldim. Şehre, ülkeye, mülke-temellüke ilişkin bütün kelimelerimi bu gün burada iptal ettim.

Nazan Bekiroğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir