Ağrı Dağı eteğinde mor menekşe

Her zamanki gibi, en önemli parçayı değilse de birkaç önemli parçayı unutarak çıkarım dağlar yoluna. Bedel: Avuç içlerimin nasır tutması. Ağaçlar çiçeklerini yavaş yavaş terk etmeye başlar. Yalan çıkar erken bahar yazıları. Önce Zigana’dan geçer yolum. Ey ki, bağrında bu yaranın açılmasına izin vermesen zirvenden geçerdim.

Sen mehcûr, ben hicrine düşerdim. Sen olmasan eksik kalır geçmişim. Oysa senin yolunda ne kar ne rûzigâr kalmış. Uğultun azalmış, fırtınan zedelenmiş, haşmetin yara almış. Yıllar öncesinde bıraktıklarıma bakılırsa tam bir hayal kırıklığı yaşarım. Çıkmadan inilir eteklerinden. Başımda bir zirveyi aşmanın sarhoşluğu bile belirmez.

Çok geçmez. İki uyku arasında, yazısını yazdığım şeyle, Şeb-i Yeldâ 1914’le yüz yüze gelirim. Bir dağı daha bırakırım arkamda. Anna Karenina’nın evinde yolculuğuma bir gece ara veririm. Siyah bir şal, filizî renkte bir berjerin kolundan sarkarken abajurlar tutuşur tek tek.

Sabah. Aralık kalmış kadife perdeden sızan gün ışığı hepsini hükümsüz kılar. Ses değil görüntü olur bütün okuduklarım. XIX. asırlardayızdır. İki kanadı birden açılır salon kapılarının, yeşil bir çini sobadan hararet sızar. Kalın duvarlar, çifte pencereler yetmez. İçerisi saltanat kesilirken dışarıdan sefaletin sesi gelir. Bu kadar mı karanlıkmış bu dağın arkası?

Kar fırtınası başlarken gölgeler ezilir. İnsanın içini yakan bir vâveylâyı izleyerek bilmediğim bir uzun havanın ortasına düşerim. Çözemem sözcükleri, arada duvarlar var. Melodiyi el yordamıyla derlerim. Böyle munis olmamalı bu topraklar. Sahibinden yitik havza; rüya devşiririm. Dağılır mürekkebim beyaz örtüler üzerinde. Bir türlü bir araya gelemediğimi fark ederim. Bu kadar saltanat bu kadar sefalet, yolun sonunda durur görüp göreceğim.

Dağ dağa kavuşur gibi Ağrı dağının eteklerine düşerim. Ama nazlıymış. Göstermezmiş her zaman kendisini. Gösterir mi? Göstermedi! Olsun. Gördüğüm bana yetti. Bir dağın seyredilebileceği en uygun irtifa ancak bir başka dağdaki yansıması. Tendürek’e bakarım. Onca soylu edebiyatında ey Ağrı dağı, senin için söz söyleyenler kafilesine bir köşecikten de ben katılırım.

Ey dağ, tufanın hangi zamanı hangi zemini kapladığına akıl sır erdiremesem de seni göremeyince bile anlarım Nuh gemisinin felâhı ancak böyle yalnız bir ihtişama yakışır. Dalgaları anlatan kısmı sağlam kalmış olsa da gemi ve dağ bölümü kırık tabletlerden okurum kayıp kimliğini.

Gerçeğin saklı kalırken efsanen muazzamlaşır. Değil mi ki soyunu ve kavmini, hayvan çiftlerini gemiye aldıktan sonra Nuh’un gemisinde bütün kapılar kapanır. Ölü dillerin harfleri gibi, eteklerine ve zirvene yazılı muammalı sözlerin bilgisi de bana verilmedi. Ama kadim olanın bilgisinin doğuda kayıtlı olduğunu, onun da son-ucunun insanın saf gerçeğine, hepsi de aynı ortak kaynaktan gelen üst bilgiye çıktığını bilecek kadar ilim-irfan sahibiyim.

Demem o ki bir geyiğin bile rüzgârı dinleyemediği zirvende dünyanın başka sonu kalmaz. Bir dokunsam un ufak olacağım taşların üzerine basmadan geçer giderim. Ey dağ! Bak, yüzüm gözüm çizik, dizlerim kan içinde. Sana gelmeden önce aştığım nice dağın, tökezlediğim nice yamacın hatırına. Selâmı makamına taşımak borç, sana getirdiğim nice selâmın hürmetine.

Beni de kabul et beni de siyânet et. Ben ki eteğindeki mor menekşeden daha azım. Köklerim olmasa bile. Bir yanım ateş-ten, bir yanım rûzigâr, bir yanım su olsa bile, en fazla toprağa yakınım.

Ey dağ, bakma ism-i nâzıma, cism-i nâtüvânıma, süsüme püsüme, yüzüğüme küpeme, bir ezber kolyesinde boynuma astığım lirikler külliyâtına. İçime bak. Dönüp geriye baksam kanımı iliğimi donduracak uçurumlara, sarktığım yarlara. Bu yol herkesten çok sana bana yaraşır. Düşmüşüm yollarına. Yolun sonunda aynı kişiysem o zaman kına beni. Eğer aynı kalırsam benim de kör et gözlerimi.

Ey dağ, dünyevî sadelikten çoktan vaz geçtim. Beklediğim tek şey uhrevî haşmetin uğultusu. Bundan böyle elbette ki kalbim kalbine karşı, yeminim sana doğru.

 

Nazan Bekiroğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir